8 Şubat 2017 Çarşamba

Ve kapanış.

Bu bir kapanış yazısıdır, efendim. Aynı zamanda bir başlangıç.

***

Şuraya yüz küsür saçmalıklar dizisi bırakıyorum, bir ara alırsınız. Artık bu blogda yazmayacağım. Ben bu dünyanın insanı değilim, malum. O yüzden arada sırada böyle şeyler yapıyorum.

Yine soruyorum, bak: hani büyük adam olacaktık ulan? Olmadı, olsun. Zaten dünyadan büyük şeyler beklemiyorum bu sıralar. Onun yerine kendisini tekmeliyorum.

***

Bu blogu özleyeceğim. Gazeteci N.G. bu blogun görünür ismi. Eğer farklı bir isim verecek olsaydım, bu -Şekilli yenilmek, olurdu.

Şekilli yenilenlere selam olsun, efendim!

***

Yazmaktan vazgeçmeyeceğim; ben vazgeçsem de, yazmak benden vazgeçmez. Bu yüzden, artık şu adresteyim: http://sadeceng.blogspot.com.tr/

Artık, -Sadece N.G.

7 Şubat 2017 Salı

25.00

Bağırdım, işte gidiyoruz ulaaan!

Hatta güldüm, kahkaha attım. Tüm sokaklarda yankılandı, tüm apartman dairelerinde, tüm gökyüzünde. Karşıdaki kapalı balkonda bere takan ve sigara içen beyefendi de duydu, duydu biliyorum. Bir de Roma, Londra ya da Amsterdam seferi yapan şu tarifeli yolcu uçağı.

Sigara beni içiyordu, ben beynimi kemiriyordum, bir de tırnaklarımı. Otomobiller korna çalıyor, çalsın; ben nefesimi duymak istemiyordum. İşte yine bir gün bitiyor, ama saat daha öğleden sonra üçü-dördü gösteriyor. Kimilerine gün, bu saatlerde biter.

Kimi ruhların, kol saati vardır ama çalışmaz. Pilini de değiştirmezler, tembellik işte; ya da yaşlılık. Saat 25.00'da durmuştur. Kimse bilmez yirmibeşinci saati, onlar bilir. Tam o saatte, bir sigara yakılır; hıp püf. Sonra kültablasına bırakılır, orada unutulur. Dedim ya, işte bir sigara daha bitiyor. Ruhlar kamburdur. Kimse bu kadar düşünceyi kaldıramaz. Kamburdur. Siyahtır. Ruhu hep siyah hayal eden var mıdır başka? Varsa saati 25.00'da durmuştur.

Kafasının içinde de milyarlarca karınca geziniyordur. Karıncalarınsa her biri, krampon giyiyordur. Bu kadar karınca fazla, ulan! İşte böyle bağırıyordur ve dedim ya, bir mutluluk daha kültablasında unutulmuştur. Bir merdiven hayal edilmiştir, gökyüzüne. Ya da bir uzay gemisi. Uzaylıların orada bir yerde olduklarını bilir, bir merdiven hayal eder. Kibirli dünyayı, leş dünyayı geride bırakarak gökyüzüne tırmanmayı hayal etmiştir. Yolun yarısında aşağıya bakıp küfretmeyi. Tırmanmak... Çünkü uçmayı hayal etmeyi bırakalı yıllar olmuştur.

Bunun yerine Roma, Londra ya da Amsterdam seferini yapan tarifeli yolcu uçağına, aklını fırlatıp uçağın kuyruğuna takmayı düşlemiştir. Al götür, karınca istemiyorum! Götür ulan! Lütfen. Gülme bereli beyefendi, sen de 25.00'dasın, biliyorum. Yoksa duvara bakıp sigara içmezdin. Sen de bıktın karıncalardan ve düşüncelerin karanlığından. Yarınlarda, üçte-dörtte bitmeyen günler yok! Dedim ya, şöyle doya doya gülmek için çok geç, saat 25.00.

***

Dönüyor.

Başım dönüyor. Taburem sarsılıyor. Sırtım kambur, karşı apartman yamuk. Oha ulan, karşı aparman neden yamuk? Yeryüzü yerinden oynuyor. Sokak lambaları sallanıyor, ulan, deprem oluyor, deprem!
Yetti. Bağırdım, işte gidiyoruz ulaaan! Uzay gemisini görüyor musun?

Saatime baktım, 25.00. Ruh siyah. Uzay gemisi değil, tarifeleri yolcu uçağıymış. Dedim ya, uçmak kültablasında.


5 Şubat 2017 Pazar

Hadi amcaya adeyyo de bakayım

Dünyalı çocuk.

Kumandayı aldı, televizyonu açtı, kanalları gezdi. Çizgifilmleri es geçti, sabah programlarından birine takılı kaldı. Programda bir sunucumsu, bir halk kahramanı, bir de neden orada oturduğu belli olmayan boyalı bir yüz vardı. Gündemi değerlendiriyorlardı, öyle beyan ettiler. Gündemlerinde ise, o büyük gündemlerindeyse, magazin vardı. Halk kahramanı durmadan bağırıyor, tükürükler saçıyor, susmuyordu. Sunucu ve boyalı yüz ise ona gaz veriyordu. Öyle güzel bağırıyordu ki, biraz daha bağırsa, bilgili ve kültürlü biri olduğuna ben bile inanacaktım.

Diğer kanalı açtı, çizgifilmi es geçti. En sevdiği şarkılar, klipler karşısındaydı. Şarkılar onun için büyük anlamlar ifade ediyordu. Öyle ki sözler, adeyyo, istemezsen koltuk da rahat, kırılmadık yer mi bıraktın, ensem dönük oraya konuşsun, hadi parçala, gibi şahane-anlamlı kelimeler ve cümlelerden oluşuyordu. İnsanlar hamamda şarkı söylüyor, birileri birilerinin üzerine köpek salıyor, yürüyen merdivenlerde dans ediliyor; muhteşem, harika bir sanat anlayışı. Sanat, dedim, afedersin.

Çizgifilmi es geçti. Kanalın tekinde, gençlerin vazgeçilmezi, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, oyuncu olarak adlandırılan bir kare yüz. Seyirciye servis edilen, -bakın böyle olacaksınız işte, denilen bir delikanlı modeli. Çünkü delikanlılık, birilerini yumruklamak, oraya buraya piuv piuv sıkmaktır çocuklar. Sonra  delikanlılık, aptal bir ses tonuyla ağır ağır konuşarak, saçın arkasında kuyruk bırakıp birilerine -evlat, demektir. Arabayı aşırı hızla kullanarak, -eeeaaaaah, diye sinirlenerek bağırmaktır; vuh, acayip karizmatik şeyler bunlar.

Çocuklar, adamlık nedir? Kollarınıza ve bacaklarına ip bağlayıp, çatallı bir sesle, kamyon arkası sözler söylerseniz, adam olursunuz. Aptal sevinç hareketleri sizi mükemmel yapar, bağırarak çok korkutucu olursunuz. Eğer, ıssız bir adaya gidip, birilerine sataşırsanız, bu sizi adam yapar. Hem bunun için haftalık binlerce lira alırsınız, ayrıca süt konulu kamu spotunda bile oynayabilirsiniz. Kamu spotu, dedim, afedersin.

***

Sonra yayın sırasında, konuşanın ses kesiliyor, sansürleniyor, ağzı falan buzlanıyor. Delikanlı abilerimiz, ablalarımız kötü şeyler demiş...

Dünyalı çocuk, güzel çizgilerin hayal dünyasından bihaber; birilerini yumrukladı, şekilli şukullu konuştu, bağırdı, tükürük saçtı, adeyyo kelimesinin anlamını araştırdı, kamyon arkası sözleri ezberledi, piuv piuv falan. Ama çocuk, asla küfretmedi, küfür nedir bilmedi, çünkü televizyon küfrü sansürledi.

Teşekkürler televizyon!..


4 Şubat 2017 Cumartesi

Evrende kaç yıldız var?

Güneş.

Sabah yeryüzünü aydınlatan, doğumunu ve batımını üzerine şarkılar, türküler, şiirler yazılan şu biricik, kocaman Güneş'imiz, Samanyolu adlı galaksimizde (gökada), milyarlarca yıldızdan sadece biri. İçinde bulunduğumuz galakside yaklaşık 200 milyar yıldız var.

Evrende ise Samanyolu galaksimiz gibi, 300 ila 500 milyar tane galaksi olduğu biliniyor. Bu sayılar, eminim ki daha keşfedilememiş bir çok galaksinin sadece bir kısmını oluşturuyor. Çünkü Evren, sürekli genişliyor. Hem de hız kaybetmeden, daha da hızlanarak genişliyor.

Gezegenler, yıldızların ışığında kayboluyor, bu yüzden gezegenleri keşfetmek daha zor. Peki gezenler nasıl keşfediliyor? Gezegenler keşfedilirken, ışığa duyarlı teleskoplar kullanıyor. Teleskop bir yıldıza çeviriliyor; gezegen, söz konusu yıldızın önünden geçerse, ışık değerinde küçücük bir değişme algılanıyor. Böylece orada bir gezegen olduğu anlaşılıyor.

Küçücük sayılar, ışık değerleri, oralarda bir yerlerde bizimkine benzer bir Dünya olabileceği heyecanını yaşatıyor. Dünya'ya olan uzaklıkları hesaplanıyor. Kaç ışık yılı uzakta ulan bunlar? Bu gezegenler Dünya gibi kayasal mı, yoksa gaz devleri mi? Su var mı, ne kadar var acaba? Su varsa yaşam da olabilir Hüstın, ha ne dersin? Yıldızına olan uzaklığı ne kadar? Su varsa, bu uzaklıkta buharlaşır mı? Donar mı lan yoksa? Başka gezegenler, yaşamlar var mı? Varsa nasıl iletişim kurabiliriz, ortak bir dilimiz olabilir mi?

İşte bu son soruya verilen muhteşem bir cevap duydum. Şu netşınıl ceografik'te... Astrafizikçi'nin biri cevaplıyor ve diyor ki: eğer ortak bir dilimiz varsa, o da matematiktir efenim.

***

Günaydın çucuklaaar.

Oturabilirsiniz. Evet lanet olmasın ki, yine buradayız. Haftaya sınavımız var falan. Geçen hafta ne işlemiştik? Fonksiyon? Tamam. Şimdi ben tahtaya acayip sorular yazacağım, siz de unutmayacakmış gibi yapın. Tahtaya yazarken de kafamı sallayacağım, beyaz önlük giyeceğim ve beyaz önlük yıllar sonra midenizi bulandıracak, hazır mısınız?

Ef. Çünkü ef demek daha havalı, fe diyemeyiz. Ef, parantez içinde iks; eşittir a artı b, bölü c'nin karekökü çarpı log 2 a falan. Hadi şunu sorgusuz sualsiz, şu geçen hafta defterinize yazdığınız formüllerle çözün. Aranızdan birileri çıksın,ben daha soruyu bitirmeden -hoççam hoççam cevap şu bu, desin; diğer arkadaşları matematikten soğutsun. Herkes haftaya yapacağım sınavda ne soracağımı merak etsin, kafayı yesin, kudursun.

Tünaydın çucuklaaar.

Kırk lira verdiğiniz, lacivert iğren fizik kitabını getirmeyen var mı? Aferin çocuğum, böyle mi üniversite kazanacaksın? Otur lan, sözlüne sıfır veriyorum. Geçen hafta nerede kalmıştık? Kaldıraçlar, tahterevalliler falan? Tamam, şimdi ağzımdan tükürükler saçarak tahtaya tahterevalli çizeceğim, bir ucuna bir kare, diğer ucuna başka bir kare. Diğer kare hangi noktaya gelirse denge sağlanır falan, fizik çok eğlenceli.

Şu an o kadar eğleniyorum ki, iki tane makara çizeceğim. Birinin yarıçapı 2r, diğeri 3r. Bunları döndürün, şu dişlinin potensiyel enerjisi kaç mgr olur? Hadi iyisiniz, sürütnme yok ehe. Pi'yi de 3 alın. Daha ne yapayım ulan?

/Tebeşir kokusunu aldınız mı? Benim midem bulandı.

***

İnsanlara matematik ve fizik öğretenler, evrende kaç galaksi var, bir galakside kaç yıldız var, kaç gezegen var merak etmediler. Matematiğe evrenin ortak dili olarak bakmadılar ve bundan heyecanlanmadılar. Bunun yerine çark döndürdüler, tahterevalli çizdiler, formül ezberlediler ve yapılacak sınavlar için öğrencileri strese soktular.

/Soru: Geçen senin (2016) ÖABT (Öğretmen Alan Bilgisi Testi) sınavına giren öğretmen adaylarından, matematikçi ve fizikçikler, 50 sorudan ortalama kaç soruya doğru cevap vermişlerdir?
 
 Cevap: 9 (matematik) - 15 (fizik)


1 Şubat 2017 Çarşamba

Zor zaman kibriti

Değerli Mars,

Cevap için teşekkürler, adamsın. Yeşil gözlüğü kullandım, işe yarıyor. Asfalt yeşil, karşı apartmandaki köpek yeşil, televizyondaki aptalların suratları yeşil. Hepsi birer marul. Marullar konuşuyor, inanamıyorum. -Marul olmaları için gözlüğe gerek yok, dediğini duyar gibiyim. Sigara dumanı yeşil falan, bunlar güzel. Güzel olmayan ise, sesler; bunun için de bir çözümün vardır umarım.

Taksi geldi bu arada, çok sağol. Buraları çok sevdi. Düşünsene, kısa mesafe 8.75 lira tutuyor. 10 lira veriyorsun, -bozuk para yok yia, diyerek 1 lira 25 kuruşunun üstüne yatıyor. Kısa bir yolculuktan sonra beni indirdi, İstanbul'da bir gün tur atmanın, Mars'a gitmekten daha kârlı olduğunu söyledi. Haklı olduğunu söyledim, paramın üstünü istedim. Bozuk parasının olmadığını söyledi. Vedalaştık. Dolayısıyla bana 10 lira borçlusun. Ben de sana bir Marslı.

Ne yazık ki, yazlardan nefret ederim. Şezlong, kumsal, kum, güneş kelimelerinden midemin bulandığını söylemiştim. Bunun için kendimi zorlayamam. Sonbaharı da düşleyemeyecek kadar yorgunum, sigaramı yakacak kadar da. Ayrıca çakmağım bitti bitecek. Kibritler de çok uğraştırıyor. Ama kibrit kullanmayı seviyorum.

Kahpe Bizans filmindeki gibi kibriti havada yakarak fırlatmakta üstüme yok. Oralarda böyle bir spor dalı varsa, beni haberdar et. Hayır saçmalamıyorum. Burada insanlar, kokonatlarla porselen kırarak haftalık binlerce lira kazanıyorlar. Bunu da milyonlarca kişi izliyor. Neden olmasın? Issız bir adaya gideriz, suya dalar çıkarız, sen beni aç bırakırsın falan, sonra ağlayıp -burası marsayvır, deriz. Hem daha sonra bana iş de verirsin, marsayvır panaromalı'da. Mars'ın yarısından fazlası ekmek bulamazken, adada ağlayanları konuşuruz.

***

-İyi de burada su yok, diyeceksin biliyorum.

-Issız ada ne alaka? Biliyor musun Mars? Senin gibi bir gezegenin turuncu, kuru toprağının altında bile donmuş su var. Belki de bir okyanus büyüklüğünde, yakında keşfedilir. Oralarda bir yerde...

Kibritim de buralarda bir yerlerde olmalı, nerede? Çakmağım bitti, o yüzden. Senin yolladığın  mentollü sigarayı tüttüreceğim birazdan. Bu çakmak ne kadar çabuk bitti, ulan, farkında mısın? Ulan, dedim afedersin. Çakmak ne zaman bitiyor biliyor musun?

Bak şimdi. Uyumadan önce bir tane mentollü sigara içiyorsun, bir saat öncesinde de bir tane yakmışsın. Sabah kalmışsın bir tane daha ve gün içinde birçok tane. Çünkü, sonbahar hiç olmamış, kış geçmiş ve o iğrenç yaz mevsimi yaklaşıyor. Yani, yaz geliyor, artık çok geç. Serin rüzgar için, gri hava için falan, hepsi hikaye! Louie'yi ya da güzel bir filmi izlemek için geç, bisiklete binmek için de. Çünkü, çünkü yorulmuşsundur, düşüncelerden ve mutsuzluktan. Çünkü her mutlu gün beklentisi, sigara dumanına karıştı ve uçuşlarını izledin. Bir baktın ki çakmak bitti, ve yaz geliyor.

-İyi de şimdiki sigarayı nasıl yaktın, diyeceksin biliyorum.

Biliyor musun Mars, dostum? Benim gibi yaşlı bir ruhun, kırık taburesinin ve düşlerinin altında bile bir miktar kibrit vardır. Biraz sonbahar düşü, gri hava. Bir de güzel, neşeli bir şarkı. Çok sevdiğim uzun kibritler ateşlenir, sigara yakılır.

Yeterince sigara, taburenin altındaysa daha çok kibrit, daha çok güzel günler var. Hepsi sonbahar tadında. Tavanda gri bulutlar var Mars, serin ve harika bir hava. Yağmur çişeliyor. Mutsuzluğun canı cehenneme. Gözlükleri çıkarıyorum, hâlâ yeşil!

Kibritlerimle,


31 Ocak 2017 Salı

Dünya'yı tekmelemek, deliliğin kaçıncı evresidir?

Oley ulan!

Oley be, oley ulan, dedim. Bunu demeden beş dakika önce, üzerimdeki baskı o kadar arttı ki, başım dönüyordu, midem bulanıyordu. Yine ilerleyemediğim günlerden birindeydim. Bir adım öteye gidemiyorum, olmuyor. Sürekli aynı şey, sürekli bir bitkinlik, bezginlik.

Al işte, dedim. Yine bir şeylere yeniliyorum. Ulan bari burada kazanayım, biraz olsun sevineyim, güleyim ve mutluluktan küfredeyim. Olmuyor, olmuyor. Süre bitti bitecek, zaman azalıyor. Karşımdaki ise gülüyor, kahkaha atıyor. Sinirlendim, hem de çok. Bağırıyorum, küfrediyorum, kanepeyi yumrukluyorum.

Ama mücadeleyi bırakmadım, son hamlemi yaptım. Sürenin bitmesine dört saniye kalmıştı, ve işte evet; yendim ulan, yendim. Oley ulan, diye bağırdım. Küfrettim, ama sevinçten. Duvarları yumrukladım, sevinçten. Kahkaha attım, hatta zor oldu ama ayağa kalktım, koridorda zafer turu attım şarkılar söyleyerek. Dizlerimin üstüne çöktüm, -işte bu be, dedim. İntikamımı almıştım. Evet, bu bir oyundu.

Delirdiğimi böyle anladım.

***

Deliliğin ilk evresinde, köşeye sıkışmıştım.

Bu köşe fiziksel olarak balkonumdu, ruhsal olarak da balkonumdu. Ruhum da sigara içiyor ve balkonu var, doğru. Ne yapacağımı bilmiyordum, çoğu şey ters gidiyormuş hissine kapılmıştım ama uykusuz kalmıyordum. Çünkü ben şarkıların yüzde doksan üçünde geçen uykusuz kelimesinden nefret ediyordum, kendimle mücadele etmeliydim. Uyku sorunu için çeşitli yöntemler geliştirdim: radyo dinlemek, saat tik taklarını dinlemek.

Uyuyor-uyanıyor, köşeme çekilip sigara içiyordum. Kendimle cebelleşiyor, kafamdaki sesleri susturmaya çalışıyordum. Karşı apartmandaki teyzenin, yüzümdeki şaşkın-donuk ifadeye karşı, şaşkın ve meraklı bakışlarına aldırış etmemeye, korna seslerini duymamaya çalışıyordum. Yarının karanlığından ürküyordum. Ruhum hareket etmiyordu, kaskatıydı.

Deliliğin ikinci evresi: kabullenmemek.

Böyle olamaz, böyle gidemez repliklerini içimden sık sık tekrarlıyordum. Ben bu karanlığa alışamam, sigaram nerede? Ufak takıntılar, gittikçe büyüyor, beynim beni sorguya çekiyordu. Soruları, kim milyoner, yarışmasının sunucusunun sesi kadar net ve gür ama sakin tonla dile getiriyordu. Sorular, ilerledikçe yenilenmiyor, aksine tekrarlanıyordu. Joker hakkı yok, seyirci koltukları dolu, kimse gözlerini benden ayırmıyor, bazen de derin bir sessizlik paylaşıyorduk.  Beni bu koltuktan kaldırın ulan, diye bağırmak istiyordum, ben bu balkona ait değilim! Bu teyze neden hala bana bakıyor!

Deliliğin sonraki evresi: pes etmek.

Tembellik iyice yer ediyor, çekyat en rahat ve güvenilir kale. Mücadele yöntemleri azalıyor, çok yönlü düşünemiyordum. Hayalleri, hevesleri apartmandan aşağı atalı çok olmamış, çarpma sesi gelmiyor. Sigara bitiyor ama ben balkondan ayrılmıyorum. Halim yok ve düşüncelerin beynimi sarmasına izin veriyorum. Teyze de bakarsa baksın, bip var.

Deliliğin son evresi: küfür ve intikam.

Madem öyle, küfrederim. Televizyona, teyzeye, korna çalanlara, yolun ortasında bağıranlara, dünyaya ve marsa. İmla kurallarının içine tükürürüm, cama hohlar ve küfür yazarım. Şarkılara küfrederim, yoldan geçen samimiyetsiz yüzlere küfrederim. Çorabı ters giydiğim için çoraba, ayağım takıldığı için kapıya, su damlattığı için çaydanlığa...

Ardından ufak intikamlar almaya başlarsınız kendinizden, çaydanlıktan, oyundaki rakipten veya dünyadan. Dünya büyük, kapı sağlam, rakip bilgisayar. Rakibi yener, -oley diyerek küfreder, bağırırsınız. Kapıyı yumruklar, bazen kafa atarsınız.

***

Nasıl şekilli yenilinir? Sigaranız biter, bakkala çıkarsınız. Tüm yenilgiler aklınıza gelir. Hazır dışarı çıkmışken, yeri bir kez tekmeleyin. Dünya'dan böyle intikam alınır.


30 Ocak 2017 Pazartesi

Kötü, berbat, benim ne işim var burada

Sesim güzel sanırdım.

Günün birinde kendimi susturmak için yine şarkı söylüyorum. Hafif hareketli parçalar dinliyorum ki, şu karanlığı bir nebze olsun yeneyim. Melodiye, ritme, sözlere kendimi bayağı kaptırdım. Bağırıyorum. Şu, şarkının en olmaz yerinde sesini incelten şarkıcılar var ya, onların bu yeteneğine hayranım. Dürüst olmak gerekirse o yetenek bende var sanıyordum.

Ulan, dedim, ben böyle söylüyorum da bağıra çağıra, acaba yapabiliyor muyum o inişli çıkışlı ses hareketlerini? Benim emektar telefona başvurdum, ses kayıt uygulamasını açtım. Bağıra çağıra söylemeye devam ettim. Sesi inceltmeye çalıştım falan. Şarkı bitti, ses kaydını dinledim. Karşı apartmandaki köpeklerin neden sürekli havladığının cevabını da bu ses kaydıyla almış oldum.

Dedim ki, ulan şu başucumdaki bardaklar nasıl oldu da çatlamadı. Beni neden kimse uyarmıyor, ulan. Alt komşu neden zopayla tavanına vurmuyor, yandakiler neden duvarı yumruklamıyor? Ben böyle bir ses duysam, kesinlikle komşumun kapısına dayanıp, -n'olur bunu bana yapmayın, diye ağlardım. Yüzünü bile görmediğim komşularımı artık saygıyla anıyorum, sabırlarına hayranım.

***

Altı altı, beş beş, dört dört.

Arkadaşımla ne zaman tavla oynamaya kalksam, attığı zarlar bunlar oluyor. Hem de bazı zamanlar, arka arkaya çift atıyor, deliriyorum. Halbuki ilk oynamaya başladığımda, o çiftleri atan, kendisini sürekli mars eden bendim. Bu oyunu oynamak benim genlerimde var ulan, diyerek de hava atıyotdum. Hatta zafer sarhoşluğu ile zarları ayağa kalkıp. şu sıralar tuz atma şekliyle ünlü olan o adam gibi atıyordum. Evet, o hareket aslında bana ait olabilir.

Gün geçtikçe yenilmeye başladım. Ulan insan üç kere üst üste mars olur mu? Ben oldum. Yere telefonunu düşüren genç gibi, içimde bir sızı oluşuyordu, öyle bir üzüntü. Yine de oynamaya devam ediyordum. Arkadaşım beni, bu pes etmeme şeysiyle görünce, tebrik ediyor ve -güzel oynadın, diyordu. Güzel oynuyorum değil mi, diyerek, duymak istediğimi tekrarlatıyordum. Halbuki bu üçünçü oynayışımız ve üçüncü yenilgimdi.

Sen kendini geliştirdin.

Böyle diyor. Ama altıya sıfır, beşe sıfır, hep yeniliyorum, hep yeniliyorum. Senelerdir şu futbol oyununda ilerleyemedim. Kadroyu ayarlıyorum, tüm dikkatimi ekrana veriyorum, en güçlü takımı seçiyorum; yok! Bağırış, çağırış, küfür kıyamet... Skor hep aynı. Sonra, -sen kendini geliştirdin. Hadi lan oradan.

***

Bu hep böyleydi.

İlkokul öğretmenlerimden biri, tiyatrocu olmam gerektiğini, çok başarılı olduğumu söylemişti. Ama sene sonu gösterisinde horoz rolü verdi. Horoz. Hatırlıyorum da, herkes gülmüştü. Oysa ben ciddi şeyler söylüyordum.

Yine o zamanlar Kafkas oynuyoruz, yarışmalara katılıyoruz. Halk oyunları hocam, bana çok iyi oynadığımı, ekibin lideri olmam gerektiğini söylüyordu. Ama sonuncu sıradaydım, figüran gibiydim.

Boynumda kamera, elimde not defteri, kalemler ü, ses kayıt cihazı, kan-ter içinde kalmışım. -Sende muhabir tipi var, dediler. -Görev adamı, dediler. -Güzel haber, dediler. O zamanlar gazete çıkan haberlerimin yarısını kesip biçtiler, spotu ve başlığı değiştirdiler.

Ulan, çocukken yoldan geçen bir abla, -sen seçilmiş kişisin, bile dedi. Sonuç: kafamı kaşıyorum, sigara içiyorum, çay içiyorum, kahve içiyorum, uyuyorum, evde sinek kovalıyorum ve tartışma programlarını izliyorum ve kendimi marslı zannediyorum, dünyadan nefret ediyorum.

Sigara içerken camdaki yansımam, -iyi gidiyorsun, bravo, diyecek diye korkuyorum. -Sen marslısın, falan.

***

Ben yazdığım yazıları genelde okumam, yazım hataları bu yüzden. Birakçını dönüp okudum. Sesime benziyor, ya da diğerlerine. Blog dünyası kibardır, ilkokul öğretmenim, Kafkas hocam, -güzel oynuyorsun, diyen arkadaşım gibi gibi...

O yüzden yazıların altına şu oylama sistemini bıraktım: kötü, berbat ve benim ne işim var burada. Kamerayı ve ışıkları kapat, dekoru indir, kahve kupasını kaldır; marsta kahve içemezsin. Beni dünyaya döndür hüstın.